KARGALARIN SEÇTİĞİ PADİŞAH


24/11/2009 · Kategori: egitim


Bir varmış, bir yokmuş... Eski çağlarda, ülkenin birinde bir zavallı kişi varmış. Günlük yiyeceğinin bile yoksunu, çulsuzun biriymiş. Ama kötü yürekli de değilmiş hani... Bütün isteği başkalanna iyilik etmekmiş. İyilik etmek istermiş istemesine ama, bunun nasıl yapılacağını da pek bilmezmiş. Sıksık,
- Aaah ah, denniş, bir gücüm yetse de şu insanlara hep iyilik etsem... Bu sözleri duyanlar sorarlarmış:
- Peki, nasıl iyilik edeceksin? 0 da,
- İyilik işte, dermiş, herkese iyilik edeceğim... Hele o günler bir gelsin, ben bilirim nasıl iyilik edeceğimi...
Günlerden bigün dağ başında, «Tannm bana yardım etse de, ben de insanoğluna iyilik edebilsem.» diye mınl mınl mınldanırken, arkadan gelen bir yolcu, yaklaştıkça adamın bu sözlerini duymuş.
- Merhaba oğul!.. demiş.
İyilik yapmak isteyen adam başını çevirince, ak sakalı göbeğine kadar uzanmış bir yolcu görmüş.
- Merhaba baba... demiş.
- Nedir öyle kendi kendine konuşuyorsun, Tanndan bişeyler istiyorsun? Adam derdini, insanlara iyilik etmek için nasıl içinin yandığını dilinin döndüğü kadar anlatmış.
Ak sakallı adam,
- Senin gibi çok kişi başkalanna iyilik yapmak istemiştir çimdiyedek. Bu iyiliğin nasıl yapılacağmı bilseydin, bu kadar çok iyilik yapmak istemezdin. İnsanlara iyilik yapmak, kötülük yapmaktan daha zordur. Dünya kuruldu kurulalı bunu becerebilen çok az kişi çıkmıştır... diye adama akıl vermişse de, o dinlemez,
- Ah, demiş, ben başkalarına benzemem. Hele bir öyle yere geçsem, bütün kötülükleri kaldıracağım yeryüzünden. Aç, susuz kalmayacak. Çıplak, çulsuz kalmayacak. Kavga dövüş kalmayacak... Bütün işleri yoluna koyacağım.
Ak sakallı,
- Çok istiyorsun ama, demiş, yapmak istediğin işin nasıl yapılacağını bilmiyorsun. Senden önce de senin gibi yapmak istedikleri işi bilmeyenler çok geldi geçti. Öbürü,
- İyilik yapmaktan kolay ne var yeryüzünde... demiş.
Sakallı da,
- Eh, demiş, demek o kadar çok istiyorsun iyilik yapmasını, öyleyse buralarda durma. Durmadan gez dolaş... Öyle bir yer gelir, öyle bir zaman gelir, sen de istediğin yere yükselirsin...
İyilik yapmak isteyen kişi, ak sakallının yalnız son sözlerini dinlemiş, almış başını yürümüş... Orası senin, burası benim, yıllar yılı gezimş dolaşmış. Her gittiği yerde, insanoğluna iyilik yapmak için, nasıl içinin yanıp tutuştuğunu anlatmış.
Yine böyle gezip, dolaşıp dururken, bütün gün, sonra bütün bir gece yürümüş, gökbitimi ışırken, uzakta bir kent görünmüş. Bu kent çepçevre kale duvanyla çevriliymiş. Kente girilecek kapıyı bulmuş, içeri yönelmiş. Kapıdan kentin alanına girince şaşırmış kalmış. Nası şaşırmasın... Alan insanla dolu... Ben diyeyim yüzbin kişi, sen de üçyüzbin kişi... İnsan yığınının ucu bucağı görünmüyor. 0 da kalabahğın içine dalmış. Her kafadan bir ses çıkıyormuş. Adam, konuşulanlara kulak vermiş. Şöyle diyorlarmış:
- Yurttaşlar! Ben sizin iyiliğinizi istiyorum. Beni padişah yapması için kargalara söyleyin. Kargalar beni padişah yapsınlar. Göreceksiniz. sizlere çok iyilikler edeceğim. Bu kentin ırmaklarından şerbetler akacak, kaldırım taşları altından olacak. Yağmur yerine gökten şurup yağdırtacagım. Bir eliniz yağda, bir eliniz balda olacak. Her Tanrının günü baklava börek yemekten artık bıkıp usanacaksınız. Öyle rahat edeceksiniz ki, rahat sizi rahatsız etmeye başlayacak. Sayın yurttaşlarım! Söyleyin kargalara, beni padişah yapsınlar.
Bütün ağızlardan hep bu sözleri duyan adam şaşırmış. Bir de yanındakine bakmış ki, yıllarca önce kendisiyle bir dağ başında karşılaştığı ak sakallı göbeğindeki yaşlı adam değil mi...
- Merhaba baba... demiş. Sakallı da,
- Merhaba oğul... demiş.
- Görüyorum,bu kentte herkes bitürlü konuşuyor. Öyleyse neden bağınp çağırıyorlar?.. diye ak sakallıya sormuş. Ak sakallı,
- Herkes salt kendisinin iyilik yapabileceğini sanıyor, ama bu iyiliği nasıl yapacağını bilmiyor da ondan... demiş.
- Bu insanlar hep böyle bağırışırlar mı?
- Hayır. Seçimden seçime bağırırlar. Burada yılda bir seçim olur. Seçim zamanı gelince herkes kendisinin seçilmesini ister.
- Neden?
- Çünkü herkes salt kendisinin iyilik yapacağını sanır. Hepsi de iyilik yapmak ister. Kötülük yapmak isteyen hiç yoktur.
- Ne seçilir burada?
- Padişah seçilir... Bu ülke başka ülkelere benzemez. Başka ülkelerdeki gibi, burada padişahhk babadan oğula kalmaz. Her yıl halkın içinden yeni bir padişah seçilir. Seçilen padişah, söz verdiği gibi halka iyilik yaparsa padişah kalır, yapamazsa ertesi yıl yeni seçim yapılır. Şimdiyedek bir yıldan çok padişahlık eden çıkmadı.
- Peki, neden «karga, karga!» diye bağırıyorlar?
- Bu ülkede padişahları kargalar seçer de ondan böyle bağırıyorlar.
Derken hava birden kararmış; Gökyüzünü bir karga bulutudur kaplamış. Karga bulutlarından güneş görünmez olmuş. Kargalar insanların tepesinde uçuşup gak gaaak diye bağırışırlarken, insanlar da,
- Karga kardeş, karga kardeş, aman beni seç!. diye onlara yalvarırlarmış. Kargalar böylecene bağıra, uçuşa dursun, içlerinden iri bir karga yere doğru süzülmüş, iyilik yapmak için dağ bayır dolaşan adamın başının üstünde dönmeye başlamış. Dönmüş, dönmüş, en sonunda gak diye pislemiş. Sonra yine göklere yükselmiş.
- Üçte bir padişah oldun, üçte bir padişah oldun! diye adama ünlemeye başlamışlar.
Neye uğradığını şaşıran adam da, yanındaki Aksakal'a,
- Nedir, ne oluyor?.. demiş. Aksakal,
- Burada padişah seçimi işte böyle olur, demiş. Bir karga, birinin başına üç kere pislerse o kişi bu ülkeye padişah seçilir. Sen şimdi üçte bir padişah oldun, demektir. Dua et de, karga yine senin başını seçsin.
Demeye kalmamış, karga yine fır dönüp o adamın başına bir daha etmiş. Alanı dolduranlar,
- Üçte iki padişah oldun, üçte iki padişah oldun!.. diye bağırmışlar.
Karganın üçüncü işini de yine o adamın başına yapmaması için, herkes kendi başını açip,
- Karga kardeş buraya, karga kardeş buraya!. diye seslenerek kargaya yalvarıyormuş.
Karga bu sözleri dinlememiş. Üçüncü kere de yine o adamın başını seçmiş. Bunun üzerine adamı,
- Padişah oldun!.. diye alıp sallasırt ederek, omuzlannda saraya taşımışlar. Adam padişah olunca, kendisini padişah yapan kargalann bu iyiliğini unutmamış. Bütün bostanlardaki, tarlalardaki bostan korkuluklarının kaldınlması için bir ferman çıkarmış. Kargaları taşlayan, kışlayanlan mahkemeye verip cezalandırmış. Bununla da kalmamış, her evin kargalara günde bir avuç yem atmasını buyurmuş.
Halk, mırıl mırıl mınldanmaya başlamış ama, padişahın gozü kargalardan başkasını görmüyormuş. Böylece ilk yılı geçirmişler. Yeni seçime girmişler.
O ülkenin kişileri yine kentin alanına toplanmışlar. Yine herkes kendisinin seçilmesi için kargalara yalvarmaya başlamış. Yine hepsi de insanlara iyilik yapmak istediklerini söylüyorlarmış. Kargalar bulut bulut gelmiş. Yine gök kararmış. Gak sesleri göklerde uğuldamış. Her yıl padişahı bir karga seçerken, bu yıl, padişahtan gördükleri iyiliğe teşekkür için, on karga birden gelip, eski padişahın başına üçer kere pislemişler. O adam yine padişah olunca kargaların bu iyliğini unutmamış, herkesin evinde yirmi karga beslemesini zorunlu kılmış. Kargalara, soğuktan, rüzgardan korunmaları için yuvalar yaptırmış. Kargalar beslene beslene büyüdükçe büyümüş, yağlandıkça yağlanmış. Her bir karga bir hindi kadar olmuş.
Derken yine seçim zamanı gelmiş. Padişahı hiç sevmeyen halk mınldanmış durmuş, ama neye yarar, bu seçimde hindi kadar yüz karga birden üçer kere, yine eski padişahın başını beğenmişler.
Üçüncü kere padişah olan adam,
- Kargaların üstünde hiçbir bit bulunmayacak... Bitler ayıklanıp, kargalar temizlenecek. Kargaların ayaklarını cilalayacak, gerilerini yağlayacaksınız! diye ferman çıkartmış.
Kargalar beslene, bakıla, koyun kadar olmuşlar, hem de gündengüne çoğalıyorlarmış. Bir zaman gelmiş, çoğalan, irileşen kargalar kente sığışamaz olmuş. Yine seçim zamanı gelmiş. Bu seçimde padişaha daha çok teşekkür için, beşyüz karga birden üçer kere yine eski padişahın başını beğenmiş.
Padişah da, kargalara o kadar iyi baktırmış ki, kargalardan kendilerine kentte yer kalmayan insanlar, evlerini, yurtların kargalara bırakıp, dağlara bayırlara düşmüşler. Beslenen kargalar sığır kadar irileşmişler.
Bir seçim daha olmuş. Havada sığır kadar iri kargalar uçmaya başlamış. Onların gürültüsünden kulaklar sağır oluyormuş. Kargalar, padişaha olan borçlannı ödemek için, bu sefer hep birden gelip, padişahın tepesine teşekkürlerini bırakmışlar.
İnsanlar, yeniden seçilen padişahı saraya ***ürmek için yaklaşınca bir de bakımışlar ki, karga tersinden bir tepe... Padişah da bu tepenin altında boğulmuş, ezilmiş. Oradaki insanlar, sevinç içinde, yeniden,
- Karga kardeş, beni seç. Karga kardeş, beni seç!.. diye bağrışmaya başlamışlar.

AZİZ NESİN...

 

SENDİKACI ABİNİN NOTU:::KORKUYORUM BU HİKAYEDEKİ GİBİ OLMASINDAN,ZİRA GÜNÜMÜZÜN KARGALARI OLDUKÇA BESİLENDİ....

 

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Dersimiz Dersim


20/11/2009 · Kategori: siyaset

 

Herkesin herkesi dinlemesinin, kimsenin kimseyi dinlememesiyle sonuçlandığı tek ülke olmak, kuşkusuz eşitlenemeyecek bir saçmalık rekorudur ve eğer aşmak gerekirse, ancak Türkiye Türkiye’yi geçer yine.

Yazılarımı okuyanlar, Onur Öymen’in bu satırlarda hiç övülmediğini, tam tersine eleştirildiğini bilirler.

Ama Öymen’in TBMM kürsüsünden yaptığı konuşmayı ben de izledim ve ne CHP’li partidaşlarının, ne de Dersim’lilerin gocunacağı bir yan bulabildim!

Bulanların söyleminde de gerçekleri çarpıtan bir “kör ölür badem gözlü olur” hissiyatı algıladım. Cehalet değilse kötü niyetten kaynaklanan protestoya, Kemal Kılıçdaroğlu ve Tekin Gürsel gibi tarih bilgisi de, mantığı da sağlam olması gereken kişiler katılınca, iyice şaşırdım.

Onur Öymen’e karşı sözüm ona Dersim’in onurunu savunanların yazdığı destandaki isyanı da hiç tanıyamadım!

Aleviler Kürt, Kürtler Alevi olabilir. Ama 1937 Dersim isyanı, Alevi değil, Kürtçü bir isyandır. Bu tanımın payandası da bölgede Tunceli vilayetinin kurulması (1935) ve derebeylik düzenini değiştirmek isteyen devletin ağırlığını artırmasından otoritesi zarar gören aşiret reisliği, beyliği, ağalığı ve şeyhliğidir. İsyanın altında Hatay’ı yitirmek istemeyen Fransa’nın da parmağı vardır. Daha önce Ağrı isyanını çıkaran Ermeni Hoytur örgütü ve biri İzzeddin diye bilinen ajanlar aracılığıyla kışkırtılan aşiret reislerinin, isyandan önce toplanıp devlete verdikleri ültimatom, zaten bu gerçeğin açık kanıtıdır:

Hükümete, “Bu diyara karakol yapmayacaksın. Kaza ve nahiye merkezleri kurmayacaksın. Köprü ve yol yapmayacak, silahlarımıza dokunmayacaksın. Vergilerimizi önceden olduğu gibi pazarlık usulüyle vereceğiz,” buyurmuştur Kürt aşiret reisleri. Hemen ardından da 21 Mart 1937’de Harçık Deresi üzerindeki ahşap köprüyü yakıp, Pah Nahiyesi’ndeki karakolları basarak isyanı başlatmışlardır. Ayaklanmanın, bölgedeki askerlerin Alevi bir kadına sarkıntılığıyla başladığı külliyen yalandır! Tarihteki her gerici isyanda olduğu gibi, Dersim’deki ayaklanmada da kadın namusu ve din elden gidiyor gerekçeleri kullanılmış, zaten bu yüzden de dinsel temsiliyeti olan Seyit Rıza’nın peşine düşülmüştür. Seyit Rıza da Şeyh Bedreddin gibi bir reformist değil, düpedüz cumhuriyet düşmanı, gerici bir figürdür.

***



Ne yani, savunmayacak mıydı devlet kendisini?

Oysa isyandan önce Tunceli vilayetinin kurulmasıyla pek çok aşiret kendiliğinden silah bırakmış ve bölgede eğitim seferberliğiyle birlikte toprak reformu başlatılmıştı.

Benim babam, gencecik bir irtibat subayı olarak katıldı bu isyanın bastırılmasına ve hayatını, devlet saflarında çarpışan bir Kürt asker kurtardı!

Cumhuriyet hükümetinin “Tunceli tedip harekâtı”nda yaptığı ve tartışılması gereken büyük hata, 4 Mart 1937’de aldığı gizli bir kararla, ordudan isyanın örnek olacak bir şiddetle bastırılmasını istemesidir. Dersim’de ayaklanmaya orantısız, gaddarlık ölçüsünde bir şiddet kullanılmıştır ve benim babam, irtibatla görevli olduğu için kimseyi öldürmek zorunda kalmadığı bu savaşta gördüklerini, ağlamadan anlatamadı hiç.

Çapraz ateş arasında kaldığında, “Benim anamın çok oğlu var, senin ananın tek oğlu sen kalmışsın, komutanım!” diyerek üzerine kapanıp, ona siper olan Kürt askeriyle dostluğunu ölünceye kadar sürdürdüğü gibi, tüm Kürtlere bir ömür boyu güven ve sevgi besledi.

Dersim isyanının ölçüsüz bir şiddetle bastırıldığı, bölge halkına gaddarca yaptırımlar uygulandığı gerçektir ve bence, isyanın bastırılması değil, böyle bastırılması tartışılmalıdır.

Ama hepimiz biliyoruz ki, Osmanlı’dan Cumhuriyete, bu devletin hiç ayrımcılık yapmadan uyguladığı yegâne olgu şiddet, Türklere, Kürtlere, Alevilere vb’ye özel değil, tehdit gördüğü her insan ve topluluğa eşit dağıttığı gaddarlıktır.

1970 ve 80’lerde komünistti, milliyetçiydi dememiş, yüz binlerce gencin başını sınıf ya da ideoloji ayrımı yapmadan aynı iştahla yemiştir.

Tartışılması gereken, Türkiye’de toplumun mu şiddet devletini, yoksa devletin mi şiddet toplumunu yarattığıdır.

Devlet elbette kendini savunmalıdır, ama ölçüsüz savunma, ölçüsüz düşmanlığı da beraberinde getirir.

Nitekim getirmiştir.

Kendi kendine yenik düşen pehlivanlık rekoru varsa, al sana bir rekor daha...

 

Mine G. KIRIKKANAT.18.KASIM.2009.VATAN

Yorum (yok) Yorum yaz!

Tunceli DERSİM olursa Diyarbakır'ı kaydırır...


20/11/2009 · Kategori: turkiye

DTP, Tunceli'nin adının yeniden Dersim olması için kanun teklifi hazırlıyor. AK Parti de bu öneriyi destekliyor. Hürriyet yazarı Yılmaz Özdil de bugün "Tunceli, Dersim olsun mu?" diye soruyor. "Eğer Tunceli Dersim olursa Türkiye allak bullak olur" diyor.

Olmasına olsun da... Diyarbakır itiraz eder bu işe.

TUNCELİ DERSİM OLSUN DİYARBAKIR YERİNDEN KAYAR
Çünkü, Tunceli Dersim olursa,  T’den D’ye geldiği için, plakası ne olur? 21 olur. Sen yıllarca mücadele et, Tunceli’yi Dersim yap, 80 vilayet içinde kaydıra kaydıra Diyarbakır’ı yerinden kaydır! Kadere bak be kardeşim.

DİYARBAKIR EDİRNE'YE GİDİYOR
Dersim alfabetik olarak 21’e oturunca, 21’den 62’ye kadar, yani eski Tunceli’ye kadar, herkes bir sonrakine kayıyor, Diyarbakır teee  Edirne’ye gidiyor iyi mi... Bi nevi zorunlu göç! Trakyalı Edirne, oluyor sana Elazığ... Gaziantep’e bi bakıyorsun, Giresun plakalı otomobiller geziyor. Karslılar Kastamonulu...
Mardin Muğla’ya,
Ordu Rize’ye, Sivas
Tekirdağ’a taşınmış...
61 Trabzon olmuş,
62 nostalji Tunceli.


İZMİR 35'İ VERMEZ

35’te hır çıkar... Söylemedi demeyin. Bu saatten sonra değil İstanbul, Fatih Sultan Mehmet bile gelse, 35’i vermez İzmirliler... Zaten 35’i  vermeye kalksak, 35.5 Karşıyaka itiraz eder. Niyetini anlarlarsa, Kadifekale’ye çıkmaya çalışan Ulubatlı Hasan’a tekme tokat girerler Eşrefpaşa’da, haberiniz olsun.

OLDU MU DİYARBAKIR BAŞKENT
E Diyarbakır razı olur mu? Olmaz. Ne olur? Amed. Peki, Diyarbakır, Amed olursa ne olur? 06... Oldu mu Diyarbakır memleketin başkenti... Oldu.

TUNCELİ DERSİM OLURSA TÜRKİYE ALLAK BULLAK OLUR
Dersim kaymasından sıyıran Ankara, bu sefer sıyıramaz, tırıs tırıs doooğru Antalya’ya. Demem o ki. Tunceli, Dersim olursa... Türkiye allak bullak olur.

20.kasım.2009.Vatan Yılmaz ÖZDİL....

Yorum (yok) Yorum yaz!

BAHÇELİ AKP'YE SERT ÇIKTI...


18/11/2009 · Kategori: siyaset


MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, "Birinin bizi ’şehit cenazesi gelsin’ diye beklemekle, şehit cenazelerinde çığırtkanlık yapmakla alçakça suçlaması haddi değildir. Ya haddini bilecek ve bu hayasızlıklardan nedamet duyacaktır ya da hak ettiği karşılığı misliyle görecektir" dedi.

Partisinin grup toplantısında konuşan Bahçeli, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, muhalefete yönelik şehit cenazeleriyle ilgili sözlerini eleştirdi.

Bahçeli, partisinin yıllardan beri, terörle mücadelede yaşanılan şahadetlerin acısını, milletle beraber sessiz ve vakur bir şekilde paylaştığını, kahramanlıklarını savunurken, üzüntülerini de yüreğine gömdüğünü söyledi.

"Hiç kimse, MHP’nin herhangi bir şehit cenazesini siyasi bir istismar konusu yaptığını, sadece şehitliği sahiplenmekten öte bir maksatla hareket ettiğini iddia edemez. İstisnai bir örnek bile gösteremez" diyen Bahçeli, ancak şahadete duyarlı her vatandaş gibi partisinin mensuplarının da yöresindeki bu elemi ve onuru paylaştığını, milli ve dini vecibesini sonuna kadar yerine getirdiğini vurguladı.

Buna hiçbir gücün mani olması ve engellemesinin mümkün olmadığını ifade eden Bahçeli, "Böylesi bir alçaklığı, zalimler ancak Bosnalı mübarek şehitlere müstahak görmüşlerdir" dedi.

Bahçeli, özellikle son yıllarda, PKK’lı teröristlerin cenazelerinin belediye imkanlarıyla ve törenlerle kaldırıldığının bilindiğini dile getirerek, "Başbakan Erdoğan’ın bu durumu hiç eleştirdiğine şahit oldunuz mu? Bunu işiteniniz ve göreniniz var mı?" diye sordu.Türkiye’nin, "Başbakan Erdoğan’ın olmasını istediği ve beklediği şekilde" şehidini vurulduğu yerde üniformasıyla bırakacak kadar aciz ve çaresiz olmadığını belirten Bahçeli, şunları söyledi: "Türk milleti de çok şükür ki can vermiş evladına sırtını dönecek kadar vefasız ve duyarsız değildir. Geçmişte de aynı hastalıklı ruh halinin, şehit cenazelerine sahip çıkanları ’terbiyesizler’ olarak tanımladığı, eli kanlı bölücülere hoşgörü ve kucaklaşma hevesi gösterdiği hafızalardadır. Milletimiz elbette şehidin arkasından bütün görevlerini yerine getirecek, gözyaşını içine akıtacak, şerefini yaşatacak ve kararlılıkla şehitler ölmez vatan bölünmez diyerek haykıracaktır. Şahadete neden olan katillerin sorgulanması gerekirken, şehidi omuzlarında taşıyanların tartışılıyor olması Başbakan’ın girdiği ahlak bunalımının apaçık göstergesidir. Bilinmelidir ki milletimizin şehidine sahip çıkmasına ne Başbakan ne teslim olduğu okyanus ötesinin dayatmaları ve ne de İmralı’nın yıkım haritasının gücü asla yetmeyecektir."

 

AHLAKİ VE VİCDANİ ÖLÇÜLERİNİ KAYBETMİŞ

 

MHP Genel Başkanı Bahçeli, Başbakan Erdoğan’ın, son açıklamalarında "suçüstü yakalanmanın çaresizliği ve telaşıyla ahlaki ve vicdani bütün ölçülerini kaybettiğini" ileri sürdü.

Seviye ve seviyesizlik ölçüleriyle tarif edilemeyecek böyle bir çukura düşülmesinin, siyasi hayata "utanç duyulacak karanlık bir dip notu" olarak geçtiğini savunan Bahçeli, "Vicdanını teslim etmemiş hiçbir milletvekili, Başbakan Erdoğan’ın başlattığı bölünme sürecine figüran olmayı içine sindirmeyecek ve bu suçun ortağı olmak istemeyecektir" dedi.

Devlet Bahçeli, "Yıkım projesi" olarak nitelendirdiği "demokratik açılımı" tanıtmak ve kendisini savunmak için geçen hafta sonu yurt gezileri başlatan Başbakan’ın, parti ve partililerine yönelik suçlamalarını Anadolu meydanlarında da sürdürdüğünü anlattı.

 

TARİH, 13 KASIMI BÖYLE YAZACAK

 

"7 yıldır ülke yönetiminde bulunan Başbakan Erdoğan’ın, her alanda olduğu gibi terörle mücadele alanındaki sicili de karanlık ve lekelidir. Başbakan Erdoğan’a tavsiyemiz bir boy aynasının karşısına geçmesi ve utanç verici görüntüsüne bakmasıdır" ifadelerini kullanan Bahçeli, şöyle devam etti: "Bu aynada karşısına çıkacak görüntü; İmralı canisi ile kol kola giren, Kandil’den medet uman, teröristleri kucaklamak için Habur’da bekleyen, PKK ile gizli ve aracılı pazarlıklar yapan, Barzani’nin önünde eğilen, teröre teslim olan ve etnik bölücülüğün önünü açan bir Başbakan yansıması olacaktır. Başbakan bu alanlarda rakipsizdir; bu vasıflara sahip olmada eşsizdir. Bunun şahidi, bu alandaki şaibeli siyasi geçmişi ve çizgisidir. Başbakan’ın vasıfları, kalitesi ve şeceresi çok iyi bilinmektedir.

Böyle birinin bizi şehit cenazesi gelsin diye beklemekle, şehit cenazelerinde çığırtkanlık yapmakla alçakça suçlaması haddi değildir. Ya haddini bilecek ve bu hayasızlıklardan nedamet duyacaktır, ya da hak ettiği karşılığı misliyle görecektir. Kendisine sözümüz ve uyarımız budur."

 

ATATÜRK’ÜN YURTTA SULH CİHANDA SULH SÖZLERİ

 

Başbakan Erdoğan’ın, "demokratik açılım" konusunda Mecliste yaptığı konuşmayı da eleştiren Bahçeli, Başbakan Erdoğan ve AK Parti sözcülerinin Meclis konuşmalarının özetinin, yalan, riya, inkar ve iftira olduğunu ileri sürdü. Bir saati aşan konuşması boyunca, "Türk milleti" diyemeyen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’nın, etnik farklılıklara dayanan bir ayrıştırma süreci başlatarak bölücülüğün önünü açmaya kararlı olduğunu ortaya koyduğunu iddia eden Bahçeli, "PKK açılımıyla milli birliği katletmeye hazırlananların ve hain teröristlere kucak açanların Anadolu meydanlarında milli birlik ve kardeşlik yalanları söylemeleri, Başbakan ve arkadaşlarının trajedisinin sahnelendiği bir orta oyunudur" dedi.

Bahçeli, şunları kaydetti: "Büyük Atatürk’ün ’Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’ sözlerini bile Türkiye’nin bölünmesi için kullanmaya yeltenen Başbakan; PKK’ya teslim olmayı ve bölücü taleplerini hükümet eliyle hayata geçirmeyi yurtta sulh olarak gören, Ermenistan’a, Barzani’ye ve Rumlara teslim olmayı, ABD’nin dümen suyunda giderek Türkiye’nin milli çıkarlarını ateşe atmayı cihanda sulh olarak kabul eden çarpık, sakat ve çok tehlikeli bir anlayışın sahibidir. Projenin özünü ve esasını oluşturan PKK’ya siyasi af; milli kimlik, Kürtçe eğitim ve kamu hizmeti ve yönetimi yetkileri konularında PKK’nın taleplerinin yerine getirileceği Anayasa değişikliği süreci sessizce geçiştirilmiş, sütre gerisinde saklanmıştır.

Başbakan Erdoğan’ın ’Türkiye için bir milat, kardeşliğimiz, birliğimiz ve bütünlüğümüz için bir dönüm noktası’ olduğunu söylediği 13 Kasım Meclis görüşmelerinin bilançosu budur. 13 Kasım bir milat olarak görülecekse, bu tarih; Türkiye’nin milli birliğinin temellerine tahrip kalıpları yerleştirmede, teröre teslim olarak bölücü taleplerin karşılanması sürecini başlatmada, Türkiye partisi olduğunu iddia eden AKP’nin ’bölme partisi’ olduğunun tescilinde, teröristlerden ’barış elçisi’, İmralı canisinden ’barış mihmandarı’ çıkarmakta bir milat, önemli bir dönüm noktası olmuştur. Tarih, 13 Kasımı böyle yazacak, Türk milleti bu ihanet projesinin taşeronlarını, figüranlarını ve alkışçılarını böyle hatırlayacaktır."

 

DAĞA ÇIKARIZ POLEMİĞİ

 

Bahçeli, partisinin Türkiye’yi bölmek ve MHP’yi hedef almak isteyenlerle ilgili olarak söyleyeceğini söylediğini, bugün de bunların arkasında olduklarını bildirdi.

Bu konuda göstereceğimiz tepkinin Başbakan’ın onayına ve icazetine bağlı olmadığının çok iyi bilinmesini isteyen Bahçeli, şunları ifade etti: "Halep ordaysa arşın buradadır. Başbakan Erdoğan arkamızdan kaç kişinin geleceğini merak etmeyi bırakıp, kader anı geldiğinde nereye kaçmaya çalışacağını, yanına kaç kişiyi alacağını ve geride ne bırakacağını şimdiden düşünmeye başlamalıdır.

Buradan bir konuya daha temas etmek lüzumu hissediyorum. Başbakan Erdoğan, geçtiğimiz haftalarda şahsımla ilgili bir ifadesinde; ben Bahçeli’den memnunum, sözünü sarf etmiştir. Sonuçta fikirlerine katılmasam da politikalarını beğenmesem de Sayın Erdoğan benim memleketimin bir evladıdır. Benden memnun olmasını saygıyla karşılarım. Ancak asıl sorun kendisinden memnun olanlarla ilgilidir ve kendisinin bunu nasıl karşılayacağı şahsına ait bir konudur. Benden memnun olduğunu söyleyen Başbakan Erdoğan’a söylemek isterim ki Allah kimseyi Washington’un, Brüksel’in, Erivan’ın ve Erbil’in memnun olacağı adam yapmasın."

 

EKONOMİK GELİŞMELER

 

Konuşmasında ekonomik gelişmelere de değinen Bahçeli, "AKP; zam olmuş, vergi olmuş sağanak halinde vatandaşımızın üzerine yağmıştır" dedi.İşsizlik sorununun alabildiğine yaygınlaşmaya devam ettiğine dikkati çeken Bahçeli, üretimin durması ve bir türlü toparlanamamasının, işsizlik oranını ve işsiz miktarını devamlı yükselttiğini söyledi.

Resmi rakamlarla yüzde 13,4 düzeyine gelen işsizlik oranıyla toplam işsiz sayısının 3 milyon 429 bin kişiye ulaşmasının, tehlikenin aldığı mesafeyi göstermesi bakımından çok anlamlı olduğunu ifade eden Bahçeli, "Bu sayının içinde Başbakan Erdoğan’ın yakını ve yandaşları yoktur. Üretmeyen bir ekonominin doğal olarak istihdam artışını sağlayamaması normaldir ve bu kusur da AKP hükümetinden başkasına ait olmayacaktır. Çözülen ve dağılan ekonomik sistemin yol açacağı zaiyatın bedelini ilk seçimde milletimiz AKP zihniyetine ve Başbakan Erdoğan’a fazlasıyla ödetecektir" diye konuştu.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

TÜRK YARGI TARİHİNDEKİ TALİHSİZ GELİŞMELER ÜZERİNE KAMUOYUNA


17/11/2009 · Kategori: yargi-ve-hukuk


İnsanlık tarihinin; hak, adalet, özgürlük uğruna verilmiş çetin mücadelelerle örülü binlerce yıllık deneyiminden süzülen çoğulcu demokratik sistemler, esas olarak  birey  haklarını güvence altına alır.

Çoğulcu demokrasilerde, siyasal iktidarların birey haklarını ihlal eden keyfi uygulamaları hukuk denetimindedir ve bu nedenle, çağdaş, çoğulcu demokratik sistemler  ancak bağımsız yargıya dayalı hukuk devletlerinde yaşama geçebilirler.

 

GÖRÜLEN O Kİ;

 

Ülkemizde siyasal iktidarın “birey hakkının güvencesi olan” yargı bağımsızlığını ortadan kaldırmayı hedefleyen keyfi uygulamaları, hukuk devletinin temellerini sarsacak boyuta ulaşmıştır.

Öyle ki toplumu korkuya sevk eden ve huzuru bozacak nitelikteki gizli telefon dinlemeleri; yüksek yargı makamlarına, Cumhuriyet Başsavcılarına, iktidarın hoşuna gitmeyen kararları alan yargıçlara, yargı  alanındaki mesleki örgütlenmelerin yöneticilerine ve halkın hak arama özgürlüğünün sesi avukatlara kadar ulaşmıştır.

Yargının kurucu unsurlarından olan savunmayı temsil eden Türkiye Barolar Birliği, “Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak ve korumak, bu kavramlara işlerlik kazandırmak” görevinin gereği olarak 14 Kasım 2009 günü Yönetim Kurulu toplantısında, son günlerde ülkemizin gündemine oturan ve vahim boyutlara ulaşan haberleşmenin gizliliğinin ihlali olaylarını görüşerek aşağıdaki hususların kamuoyuna duyurulmasına oybirliğiyle karar vermiştir.

 

BİLİYORUZ Kİ;

 

Yargı bağımsızlığının olmadığı yerde hukuk devleti, hukuk devletinin olmadığı yerde birey hakkı, birey hakkını olmadığı yerde demokrasi, demokrasinin olmadığı yerde toplumsal huzur, refah ve özgürlük olmaz…

 

HATIRLATIRIZ Kİ;

 

Anayasamız, Herkesin, haberleşme hürriyetine sahip olduğunu ve haberleşmenin gizliliğinin esas olduğunu” hükme bağlamıştır.

Keza, çoğulcu demokrasiyi temel alan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne göre; “Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.”

Kuşkusuz hukuk devletlerinde hiçbir hak sınırsız değildir. Haberleşme özgürlüğüne getirilen istisnalar, Ceza Muhakemesi Kanunu’nda detaylı olarak açıklığa kavuşturulmuştur.

 

SORUYORUZ;

 

Dozu giderek artan ve en yüksek yargı makamlarına kadar ulaşan gizli telefon dinlemeleri Anayasamıza, yasalarımıza ve taraf olduğumuz evrensel hukuk kurallarına uygun mudur?

Bu dinlemeler, hakim kararlarıyla mı alınmıştır?

Öyleyse; hakimler hukuk kurallarını uygulamışlar mıdır?

Hukuk ihlallerinin normal gibi gösterilmesinin sebebi nedir?

Yoksa; demokrasi, hukuk devleti ve insan hakları kavramlarını dilinden düşürmeyen siyasal iktidar, hukuk güvencesinden yoksun kalmış bir korku toplumu yaratmayı mı hedeflemektedir?

Usulsüz telefon dinlemeleri kime ve neye hizmet etmektedir?

Hukuk devletinde hakimler ve savcılar dahil hiç kimse hukuka aykırı  keyfi işlem ve kararları sebebiyle sorumsuz değildir ve olamaz.

 

NE YAZIK Kİ;

 

Bu özgürlüğün ihlalinin adeta bir iktidar kazanımı olarak görüldüğü ve hasım görülenlere saldırı aracı yapıldığı gözlenmektedir. Bireyin bu temel özgürlüğüne tecavüz; demokrasi, insan hakları gibi ulvi değerleri yıpratarak lince dönüşmüştür.

Anayasal olarak birbirine üstünlüğü bulunmaması gereken üç erkten biri olan yürütme; yasamaya egemen olma, yargıyı da kendisine bağımlı kılma girişimlerini hızlandırmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel organlarından olan yargı erki sürekli yara almakta, toplumun vicdanı ve güvencesi hırpalanmakta, ülkemiz bir kaos ortamına sürüklenmektedir.

 

HATIRLATIRIZ Kİ;

 

Anayasamıza göre;  kuvvetler ayrılığı ilkesine dayalı Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel organları yasama, yürütme ve yargıdır. Sistemin esası, birbirine üstünlüğü olmayan bu üç erkin, belli devlet yetki ve görevlerini medeni bir işbölümü ve işbirliği içinde, Anayasa ve kanunlar çerçevesinde kullanmasından ibarettir.

Yine Anayasamız, bu üç erkten yargı bağımsızlığını güvence altına almış, “hiçbir organ, makam, merci veya kişinin, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkeme ve hakimlere emir ve talimat veremeyeceğini, tavsiye ve telkinde bulunamayacağını” hükme bağlamıştır.

Anayasamızın Cumhuriyetin niteliklerini belirten ve değiştirilemez 2'inci maddesi, Türkiye Cumhuriyeti'ni, toplum huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, kuvvetler ayrılığı ilkesine dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlar. 

 

BİLİNMELİDİR Kİ;

 

Yargı bağımsızlığının olmadığı yerde hukuk devleti, hukuk devletinin olmadığı yerde çoğulcu demokrasi olmaz.

Hukuk devletinin olmadığı yerde bireysel haklardan söz edilemez.

Siyasal iktidarın yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak nitelikteki uygulamaları hukuk devletini temelden sarsmakta, Anayasal düzenin temel ilkelerini işlemez hale getirmekte, adım adım  bir otoriter sisteme doğru gidilmektedir. 

Ağır bir Anayasa ihlali taşıyan ve ülkeye büyük zarar veren bu yöntemin, uygulayıcılarına da yarar sağlamayacağı açıktır.

Türkiye Barolar Birliği, asla kabullenmeyeceği bu gelişmeler karşısında sonuna kadar hukukun üstünlüğünü savunacaktır. 

 

KORKUNUN DEĞİL HUKUK GÜVENLİĞİNİN,

 

BASKININ DEĞİL HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİN,

 

BAĞIMLILIĞIN DEĞIL BAĞIMSIZLIĞIN;

 

KAVGANIN DEĞİL BARIŞ DOSTLUK VE KARDEŞLİĞİN,

 

HUKUKSUZLUĞUN DEĞİL ADALETİN GERÇEKLEŞTİĞİ

VE ÖZELLİKLE DE İNSAN ONURUNUN EN YÜCE DEĞER OLARAK ALGILANDIĞI VE UYGULANDIĞI BİR CUMHURIYETİ YENİDEN TESİS ETMEK,

 

KISACA İNSAN HAKLARINA DAYALI,

DEMOKRATİK, LAİK, SOSYAL HUKUK DEVLETİNE

BÜTÜN KURUM VE KURALLARIYLA IŞLERLIK KAZANDIRMAK İÇİN HERKESİ GÖREVE DAVET EDIYORUZ.

 

Türkiye Barolar Birliği

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::